Orhan Şen ile konuştuk...

Orhan Şen ile konuştuk...

Orhan Şen, Şırnak Uludere doğumlu. 5 yaşında iş imkanlarının az olması sebebiyle Gaziantep’e yerleşmişler. 5 kardeşler ve en büyüğü Orhan. İş imkanları Gaziantep’te de azalınca asker arkadaşının vesilesiyle İstanbul’a gelmiş, bir inşaat şantiyesinde çalışıyor. 4 ay kadar bu işte çalıştıktan sonra kış mevsimiyle birlikte mevsim şartlarından dolayı şantiyedeki işler durmuş ve şu an çalışmıyor.

Fakat Orhan Şen bu kadarla sınırlı biri değil, fotoğraflar çekiyor, şiirler yazıyor ve şu anda bir hikaye kitabı üzerine çalışıyor. Müzikle de ilgileniyor aynı zamanda, müziğe gitarla başlamış, sonra kendi imkanlarıyla yan flüt üflemeyi öğrenmiş. Sosyal medya hesaplarından kendisini takip edebilir, yeteneklerine yakından şahitlik edebilirsiniz.

Edebî Meclis olarak kendisine röportaj teklifi götürdük ve bizi kırmadı sorularımıza samimi cevaplar verdi, röportaj teklifimizi kabul ettiği için teşekkür ederiz.

 

Osman Coşkun: Öncelikli olarak hoş geldiniz, bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Kimdir Orhan Şen?

Orhan Şen:

Orhan Şen, bilinçlendiği günden beri bir tutunamayış evresinde yaşamını sürdürmeye ve aynı zamanda da ailevi sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan, kabına dar gelen ama aynı zamanda da bazı zorunlu sorumlulukların kabından tam olarak çıkamamasının ortasında yaşam savaşı verirken bir yandan da hayatı çözme, sorgulayış, keşfediş çıkmazı içerisinde bir tutunmanın hikayesidir

 

Osman Coşkun: İstanbul’a gelmeden önceki hayatınız nasıldı? İstanbul’da nasıl bir hayat tasarlıyordunuz? Umduğunuz gibi bir İstanbul buldunuz mu?

Orhan Şen: İstanbul’a gelmeden önce çok sıradan (kaçıncı sıradan bilmem) bir hayatım vardı. Oturduğum çevre gecekondu semtiydi. Evimizin penceresinin ufku 10 metre, balkonumuz da var oysa, perde çekili bir balkon. Kapımız, dar kaldırımları olan çok işlek çift yönlü bir yolun kaldırımların yarısına sığabilen yarısı caddeye taşan araçlar yüzünden sürekli sıkışan ve korna seslerinin eksik olmadığı bir caddeye açılıyor. Bu caddede bir de yürüdüğünüzü düşünün ( o evde, o gürültüyle nasıl yaşandığını düşünmenizi söylemiyorum bile ) , aksiyon filminin kameraya bakmadan geç modunda bir hisle yürüyor insan. Sokak başlarında kafayı çekmiş insanlara denk gelebiliyorsunuz. Kadınların oralardan geçmeleri tam bir işkence, çarşaf giysen içini görecek güçte insanlar var, burada iç gösteren gözlüğe ihtiyaç yok, kalp hariç her şeyi görebilen insanlar var. Her gece selam versem gel bi tepeye çıkalım cevabına hazır arkadaşlarım var. Arada bir onlardan kopmamak için kahve ortamına da girerim sevmesem bile, hiç oyun oynamam, iyi yancıyımdır çaylarını kolalarını içer evime giderim, evime giderim çünkü gezdiğim sokaklar çok dar, evler hepsi iç içe çoğu boyasız renksiz ve soluk ufuk yok (en çok olmasını istediğim şey oysa ) , oralarda gezerken aklıma ceza evleri geliyor, ne farkı vardı ki? ailenle, akrabalarınla, eşinle, dostunla toplu hapis gibi, arada hafta sonları çarşıya inip biz ceza evindeki semtten değiliz edasıyla gaziler caddesinde bir tur atıp Sanko Park veya Forum alışveriş merkezlerine gidip lüks mağazaların vitrinlerinde güzel şeyler beğenip beleş tuvaletlerini kullandıktan sonra bazen bir arkadaş arabasını getirirse Primemall’ a  da uğrayıp tuvaletine girmemek olmaz tabi, hepsinin balkonunda sigara da içer arkadaşlar o da beleş, açık alan olmasına rağmen bütün kalabalığın üflediği dumanlar sayesinde sis çökmüş bir dağın sisi aşan tepesinden Karadeniz yaylalarını seyreder gibi hayal edip avutuyordum kendimi (sosyalleşme mesaisi bitmiştir). Trilyonlar kazanıp bir saat geç kalsam maaşımdan kesecek fabrikalarda çalıştım, müdür ben yemek yerken beni çağırtırdı bir iş için, elim yüzüm düzgün ya hani, yemek masasında tabldot önümdeyken ‘yemek yiyorum yer gelirim’ dedikten sonraki gün işten atıldım. İnşaatta çalışmayı hiç sevmedim, çünkü pratik değildim, usta olmuştum seramik döşeme işinde ama metraj olayı falan beni geriyordu, psikolojik açıdan çöküyordum, çünkü akşama kadar acaba diğerleri kadar iş çıkarabilecek miyim? İşi tutan abimiz acaba benim yüzümden zarar eder mi? Aileme söylemedim ama sırf bu takıntılar yüzünden yıllarca işçilik yaptım, bir ustanın aldığı paranın hemen hemen yarısı kadarına yani, ver harcını oh mis.. Gaziantep'te inşaat işleri azalmaya başladı dolardan, Suriye’den gelen insanlardan da sebep işsiz kaldım bir süre, 20 yıldır Gaziantep'teyim ama, hiçbir zaman kalmak istemedim orada hep bir dışarı hayalim vardı, deniz olsun, ufuk olsun, damdan soluk renksiz bir gecekondu semtini izlemek çok da ilham vermiyordu insana. Siverekli bir Asker arkadaşımı arayasım geldi İstanbul’da olduğunu sosyal medyadan görmüştüm zaten, biraz konuştuktan sonra boşta olduğumu anladı ve ustasına sordu o da gelsin demiş. İstanbul’a hiç gelmemiştim daha önce herkes çok kalabalık yaşanmaz falan derdi, ben de Gaziantep'e oranla düşününce istemeyerek geldim ama mecburdum çalışmaya, ailem zor durumda kalmaya başlıyordu, borçla aldığımız bir gecekondu evinin borcunu kapatmaya çalışıyorduk, gerçi kapatamadık evi tekrar satılığa çıkardık ama kredi kartıma olan borcu kapatayım en azından, evi de satarsak şahsi borçları kapatıp tekrar kiraya geçeriz dedim ve İstanbul Kartal'daki hastane yapım işine girdim, bitmesine az kalan hastanede 3 ay çalıştım bu sürede kendime bir gitar aldım ve öğrenmeye başladım, çok iyi gitar çalan iki tane amca çocuğum vardı Gaziantep'te onlarla takıla takıla biraz aşinaydım, çabuk öğrendim alt yapım oldu ama sesim güçsüzdü, ben çok sessiz sürekli düşünen biriyimdir, ses tellerimi çok da yıpratmamış olmamdan sebep olsa gerek, gitara ses lazımdı, biraz araştırınca yan flüt ile tanıştım sesi çok hoşuma gitti, bunu alırsam hem diyaframım gelişir hem de bu yaşıma kadar dinlemiş olduğum şarkıların birikintisini bu enstrüman sayesinde dışa vurabileceğimi düşündüm ve sosyal medyadan ikinci el bir tane bulup takas teklifinde bulundum kabul etti, buluştuk ve  değiştirdik. İnternetten sadece nerelere basarsam doğru olacağına baktım, üfleme açısını da öğrenince bilmediğim notalara basıp seslerin yerlerini öğrendim, rastgele çalarken bildiğim müziklere denk geldikçe şarkıları çıkardım kendimce eksik ama yakın, ben tatmin oluyordum bu bana yetiyordu. Sosyal medya yazarı bir abim vardı adı Ergür Altan, sosyal medya üzerinden kadın ve sokak çocukları ağırlıklı  öteki hayatları anlatan derinden etkileyen öyküler yazardı, etkilendikçe yorum yapmaya başladım, mesajlaşma derken telefondan görüşmeye başladık ve abi kardeşlik başladı 4 yıl hiç görmedik birbirimizi ta ki öykülerini kitaba çevirene kadar, İstanbul Tüyap Kitap fuarında oldu ilk tanışmamız, iki gece buluştuk Kadıköy'de, samimi bir abi kardeş olduk daha çok ısındık birbirimize, o tekrar Ankara‘ya döndükten sonra şantiye koğuşlarında insanlar rahatsız olmasın diye mesai bitiminden sonra elbiselerim daha üzerimdeyken, ileride acı veya sevinç çığlıklarının yükseleceği (ikincisi daha az) boş hastanenin koridorlarından geçip kimsenin duymayacağı bir odasına geçip çalmaya başladım her gün, daha birkaç şarkı öğrenmişken işçi kıyafetli bir video çekip abime attım, sen yan flüt mü çalıyorsun falan derken videomu sayfalara göndermiş benden habersiz, sayfalar da beğenip paylaşmışlar onlar paylaştıkça başkaları da gördü iyice yayılmaya başladı video herkes tanımıştı artık işçi Orhan'ı sosyal medya adresime takipler, mesajlar, beğeniler dur durak bilmiyordu daha önceden de fotoğraf çalışmalarım vardı profilimde onları da çok beğenmişler, şiirlerimi beğenmişler bu ilgi arttıkça sanata daha çok bağlanmaya başladım şiirler yazmaya, fotoğraf makinemi daha önceden satmak zorunda kalmıştım ama telefonla da başarılı fotoğraflar çekmeye başladım, kendimi bulmuştum bu ilgi sayesinde, öyle bir hayatın içinden ben de güzel şeyler yapabilirmişim dedim kendime, bu farkındalığı yaratan can abim Ergür Altan sayesinde artık İstanbul'u da sevdim sanatı da, kendimi keşfetmemi sağladığı için kendisine teşekkür ederim. Umduğumdan güzel çıktı İstanbul, burası hayatımın dönüm noktası artık.

 

Osman Coşkun: Sosyal medya hesabınızın profil kısmında yazan “işçi kalın dünyaya” sözünün üzerinde durmak istiyorum biraz.  Kimdir işçi? Sizce işçiler gerçek güçlerinin farkında mı?

Orhan Şen: Doğa dediğimiz yaşam formu bizsiz gayet güzeldi. Biz insanlar var olduğumuz günden beri bizden önce gelip kendi düzenlerini, sınırlarını koyan insanların izinden gitmeyi doğru bildik, hep bir şeylere sahip olma hırsı, üstünlük hırsı, keşfetme hırsı, hepsinin ayarını kaçırdık, kendi varlığımıza verdiğimiz zarar yetmezmiş gibi doğayı yıkmaya başladık, hayvanlara ve besin kaynaklarına zarar verdik. Şu an hepimizin yapabildiği tek şey karnını doyurmaya yetişebilmek, biz bu savaşla meşgulken neler kaybettiğimizin farkında bile olamıyoruz. Oysa bana göre dünyaya geliş amacımız dünyayı gözlemleyip düşünebilen bir varlıkla  daha yaşanabilir bir yer yapmaya çalışmaktır. Şimdi soruyorum size, kime işçiyiz?

Osman Coşkun: Peki, Orhan Şen ne yapmak istiyor? Hayatınızda müzik mi ön planda olacak? Şiir mi? Fotoğraf mı? Yoksa on parmağınızdaki on marifeti de aynı anda götürmeye kararlı mısınız?

Orhan Şen: Bana göre sanat dediğimiz şey hayatı kavrayıp kavrayamamaktan geliyor. Ben hayatı bunlarla kavradığımı, bunlarla tutunabildiğimi fark ettim, bunlara marifet demek yanlış olur. Her biri beni farklı bir şekilde ifade ediyor, her biri ile ayrı bir boyutta yaşıyorum, bir süreliğine de olsa bulunduğumuz yaşamdan uzaklaşmamı sağlayan hangi boyuttan vazgeçeyim siz söyleyin?  Hiç birinde en iyisi olma hedefim yok, sanat dediğimiz şeyde en iyisi olmak yanlış bir kavramdır zaten, mükemmel olmak zorunda değiliz, herkesin anlatacakları var, bence neler söylediklerine odaklanın sadece.

 

 

 

Osman Coşkun: Hikaye yazdığınızı biliyorum? Kısaca bahsedebilir misiniz? Ne anlatıyorsunuz hikayede?

Orhan Şen: Androginos’u bilir misiniz?

-Yunan mitolojisinde insan benzeri bir varlık. Dört kollu, dört ayaklı, iki başlı olarak yaratılmış, hem dişi, hem erkek olan, her bakımdan kendi kendine yeten bir varlık. Bu mükemmel yaratığı tanrılar kıskanmışlar, kıldan ince bir testereyle dişi ile erkeği birbirinden ayırmışlar, dişi ile erkek ömürleri boyunca birbirlerini aramaya başlamışlar, işte onların buluştukları ana Androginos deniyor, bizim deyişimizle aşk. Ben İstanbul’da Androginos oldum. Bunu yaşarken an be an kağıda dökmeye başladım.

Osman Coşkun: Peki, ne zaman bitecek ve biz kitap olarak okuyabilecek miyiz?

Orhan Şen: Böyle bir konuda zaman vermek yanlış olur, bu hikaye bitsin istemiyorum açıkçası, bitmesin, kitabım olmasa da olur…

Osman Coşkun: Türk ve dünya edebiyatından kimleri takip ediyorsunuz? En sevdiğiniz yazarlar ve şairler kimlerdir?

Orhan Şen: Her birinin kitabını alamadığım, kendime o güzel insanların kitaplarından bir kütüphane yaratamadığım için üzgünüm, çoğunu sosyal medya sayesinde tanıdım, okudum ve sevdim. Hepsinin kitabını alacak güçte değildim, o kadar çok kitap var ki karnını doyurma savaşına yetişmeye çalışırken uzun uzun oturup okuyabilecek fırsat bulamayabiliyor insan. Çok kitap okudum demiyorum ama yetişebildiğim kadar okudum, okumaya çalıştım, bu yaşam savaşında karnın aç kafanın sıkıntılarla dolu olduğu bir çağda ne kadar okuyabilirsem artık…

Cemal Süreya, Nazım Hikmet Ran, Ahmed Arif, Ah Muhsin Ünlü, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Zülfü Livaneli, Oğuz Atay, Reşat Nuri Güntekin, Can Yücel, Özdemir Asaf, Ece Temelkuran, Ahmet Ümit, Jehan Barbur ve değerli abim Ergür Altan, Marlo Morgan, John Katzenbach, Paulo Coelho, daha çok söylemem gereken isim var  ama isimlerini söyleyemediklerimi internetten insanlar paylaştığı kadarını görüp okuduğum için kitabını alıp okumuş gibi ismini söylemek istemedim, söylediklerimin de  bütün kitaplarını okumadım ama hepsine dokunmuşumdur.

Osman Coşkun: Örnek aldığınız kimler var? Bunu sadece edebiyat anlamında sormuyorum. Genel hatlarıyla hayatınızın rotasını çizmenizde size rehberlik eden biri ya da birileri var mı?

Orhan Şen: Beni kendimi bulmamı sağlayan Yolcu isimli yazısıyla bu yola çıkmamı ve bu yolda Androginos olmamı sağlayan Ergür Altan abim her zaman dönüm noktamı yaratan kişi olarak kalacaktır, bazen elinizden tutulmasına değil düşmeye ihtiyacınız vardır, onun sayesinde sanata düştüm, beni itti…

 

Osman Coşkun: Şiire yalnızca hüzünlenince mi yaklaşırsınız? Yoksa hayatınızın her ânında var mıdır şiir?

Orhan Şen: Şiir yalnızca aşkı anlatmaz, çoğu zaman gerçekleri görmemizi sağlar, yaşanılan acı ve mutlulukları, doğayı ona yaşattıklarımızı, yaşattıramadıklarımızı, yani bütün evreni kapsar şiir, hayallerimizi, geleceğe dair ön görüler bile vardır, onun için her anımızda bize yol gösteren bile olabilir, şiir özgür edebi iletişim yolumuzdur.

Osman Coşkun: Fotoğrafa olan ilginizden de bahsedelim biraz! Sosyal medya hesaplarınızda paylaştığınız fotoğrafları inceledim detaylı bir şekilde, sizce nedir fotoğraf? Anlatım dili var mıdır fotoğrafın? Siz çektiğiniz fotoğraflarla bir derdinizi mi anlatıyorsunuz? Fotoğrafın böyle bir misyonu var mıdır size göre?

Orhan Şen: Hayat dediğimiz şeyin göreceli olduğunu düşünüyorum, neye nasıl baktığımız gördüklerimizi etkileyebiliyor. Ben ‘Yanılgı’ adlı çalışmam ile  bu etkiyi anlatmaya çalıştım, yağmur sonrası gezmeler çıkıp su birikintilerine yansıyan anları veya derinliği olan bazı mekanları kendi bakış açımla insanlara sosyal medya aracılığı ile ters döndürülmüş şekilde paylaşıp ve onları yanıltarak gerçeği bulmaları için her fotoğrafta bir açık verip, her fotoğrafa bakan bunda bir yanlışlık var deyip açısını değiştirip gerçeği bulmaya çalıştılar. Benim fotoğrafıma denk gelen insanların telefonu elinde çevirip çevirip doğru açıyı bulmaya çalışırken görebilirsiniz, bunu düşünmek bazen komik gelmiyor değil, bunu düşünmek bana iyi geliyor.

 

Osman Coşkun: Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mıdır?

Orhan Şen: “Bir dakikaya bir çok gün sığar”

Bu sözü de buraya bırakmak istiyorum

Osman Coşkun: Çok teşekkür ederim. Umarım hayalini kurduğunuz dünyada bir gün tekrar sohbet etme fırsatı buluruz. Görüşmek üzere.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ