Şair Ahmet Can Akyol ile konuştuk...

Şair Ahmet Can Akyol ile konuştuk...

     -Üstadım merhaba, sizi kısaca tanıtarak başlamak istiyorum. 

20 Nisan 1962, Tunceli doğumlusunuz. Yerleştiğiniz İstanbul’da reklamcılık, grafikerlik, kendi deyiminizle "piyasa ressamlığı", tabelacılık gibi işler yaptınız. İlk şiir ve yazılarınız 1987'de çeşitli dergilerde görünüyor, sonrasında da kitaplarınız tabi... Arada bir süreliğine 1997 yılında gittiğiniz Bursa'da Mozaik Şiir/Sanat Dergisi'ni çıkarıp, yayın yönetmenliğini de üstlendiniz. Daha sonra İstanbul'da bulunan Radyo Umut'un yine yayın yönetmenliğini de omuzlayarak şiir programları hazırlayıp sundunuz. Türkiye Yazarlar Sendikası, MESAM ve benzeri bir çok meslek örgütlerinde üyeliğiniz de var...

Şafağı Kirletilmemiş Ufuklar (1990),Gülvatan (1991), Ölü Sürgün ve Dersim (1994), Yüreğim Sınanmıştır (1996), Hüzündür Aşk (1997), Şairler Erken Ölür (2000), Seni Aşka Yazmalı (2002), Güz ve Gazel (2014) kitaplarına imzanızı attınız. 

Şair Ahmet Can AKYOL’u biraz da sizden dinleyebilir miyiz? 

- Maşallah diyerek başlayayım bari. Cevaba başlarken daha ilk kelimede 'maşallah' denir mi, denirmiş meğer. Çünkü daha ilk soruyu sorarken cevapları da içinde barındıran cümleler kurdunuz, ne güzel. Bu demektir ki röportaja iyi çalışmışsınız...

Girizgahtaki bilgiler genel olarak doğru.Yine de cevapları içinde olan sorularda tamamlanması gereken noktalar varsa, bunlardan biri, şu an Mesam yönetim kurulu üyesi olmam. (Mesam, uluslararası gücü de olan Türkiye'nin en büyük meslek örgütüdür.) ikincisi de Bursa'da 12 sayı çıkardığımız Mozaik Şiir/Sanat Degisi'ni ben yayın yönetmeni olarak bıraktıktan sonra, başka arkadaşların dergiyi 8 sayı daha İstanbul'da çıkarmaya devam etmesiydi...

Burada yeri gelmişken, dergiciliğin bir şairin hem yaşamında, hem de şiir serüveninde müthiş bir rol oynadığını belirtmek isterim. Çünkü dergicilik denilen serüven kişiyi kendiliğinden eğitiyor, gelişimini hızlandırıyor, tecrübe sahibi yapıyor, ustalaştırıyor vs. ve bu durum sonraki ürünlerinize mutlaka yansıyor... Kendim için söyleyemezsem de, dönüp iyi şairlerin yaşamlarına bakın isterim. Kimi 1 sayı, kimi 5 sayı, kimi daha fazla ama mutlaka bir dergi eziyetine bulaşmıştır. O kâğıdı koklamış, o mürekkebe bulanmış, o paketleri sırtlamış, onun için para harcamış, aç kalmış, sefalet yaşamıştır falan... Fakat o meşakkatli yolculuk, o insanların ürünlerine mutlaka yansımıştır... Bu konu burada kolayca anlatılacak gibi değil ne yazık ki, yaşanarak öğreniliyor ancak...

- Teşekkürler üstadım, peki şiirin bizim memleketteki yeri tam olarak nedir ya da neresidir? 

- İşte bu soru zor! Ülkemiz şiirinin Dünya ülkeleri arasındaki yeriyse soru, bu tartışılır ve fakat diğer ülkelerin şiiri de tartışılır maalesef... Hegel, şiiri "sanatların şahı" diye nitelerken, onun kapitalizm karşısında edilgenliğini hesaplamamış olmalı... Geriye dönüp bizim coğrafyamıza bakınca, azımsanmayacak ve verimli şiir damarının bu topraklarda olduğunu söylemek abartı olmaz sanırım. Yunus'tan Mevlana'ya, Dadaloğlu'ndan Karacaoğlan'a, Köroğlu'ndan Pir Sultan'a, Fuzuli'den Nefi'ye ve adı sanı bilinmeyip de kayıtlara anonim diye geçen sayısız şaire kadar. Bunların hepsi bizim şiir damarımızı oluşturuyor ve kuşkusuz en zengin mirasımız sayılır...

Eski Uygarlıkların şiirlerine, örneğin Sümer, Mezopotamya, Mısır, Hitit, Sanskrit, Yunan, İbrani, Çin, Arap, Japon, Fars, Aztek, Maya, Eskimo, Afrika, Kızılderili gibi sözlü geleneklerinden süzülüp gelenlere günümüzde ulaşabiliyoruz artık. Antik Yunan'da kadın şair denilince kuskusuz ilk akla gelen isim Shopho oluyor. Ama yine bilinen en eski şiir örneği Afrika'da zorla yol işçiliğinde çalıştırılan kölelere ait olduğunu da biliyoruz...

- Bilinen ilk şiir dediğiniz o şiir aklınızda mı mesela?

- Evet evet aklımda. Afrika'daki köleler çalıştırıldıkları yola tempolu olarak kazma vururken söyledikleri sözler. Bu aynı zamanda şiirin bilinen ilk örneği sayılıyor. Şöyle:

"Bizi sevmiyorlar (ehe)

Bize kötü davranıyorlar (ehe)

Kahvelerini içiyorlar (ehe)

Bize vermiyorlar (ehe)"

Buradaki "ehe" ünlemi kazmanın toprağa vurulmasıyla çıkıyor ve ritmi de o nefes sesi oluşturuyor.

Toparlarsak, şiirin yeri bizim ülkemizde olduğu gibi, insanın olduğu her yerde de hep var olacak. Vahşi kapitalizme ve her şeye rağmen olacağına olan inancım da tam sayılır...

- Bizim şiirimizle dünya şiirini kıyaslayabilir miyiz? Bu kıyas hata olur mu? 

- Bu sorunun cevabı tartışılmaz sanırım. Yani niye hata olsun ki? Ritsos, Aragon, Puşkin, Rimbaud, Verlaine,Neruda,Eluard, Whitman, Brecht, vs.vs. nasıl kendi köklerinden beslenip Dünya şairi kabul ediliyorsa, bizim Nazım Hikmet'imiz, Attila İlhan'ımız ve niceleri de öyle. Evet, niye hata olsun ki? Hatta herkesin kendi köklerine atıf yaparak öncülük taslamak gibi bir hakkı da olabilir ama şiirin etkileşimini ve kardeşliğini belirtmek şartıyla...

- Siz şiirinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Toplumcu gerçekçi bir yanınız olduğu yadsınamaz, siz kendinizi toplumcu gerçekçi olarak görüyor musunuz? Şair Arif Damar, yanlış anımsamıyorsam Brecht söylemiyle, “Halk için savaşan entelektüeller için de yazmak, halk için yazmaktır” demiştir. Bu şekilde yazılmayan şiirler için kapalı şiir diyorlar. Hâlbuki Ritsos, Neruda bizim ülkemizdeki toplumcular gibi mi yazıyor? Şimdi tekrar söylemem gerekirse; ben toplumcuyum, gerçekçiyim; ama toplumcu gerçekçi değilim!” demişti, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” 

- Bu soruyla birlikte çok eski zamanlara götürdünüz beni. Bir şair kendini niye bir iki sıfatlı sözcükle sınırlar ki? Örneğin kendinize öyle bir elbise biçip, diker ve içine girmeye çalışırsanız, sizden bir şey olacağı tartışılır da olabilir! Öncelikle kapalı şiir dediğinizin akıbetine bakmak yeterlidir kanımca. O türde ısrar edenlerin şiirlerinin hayatla buluştuğunu ben bilmiyorum mesela. Ayrıca bizde de önceleri o tür bir tercihte bulunan İkinci Yenicilerin bugün kalıcı olanlarının ilk yaptıkları o alanı terk etmek olmadı mı?.. 

Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat "Garip" diye bir kitap çıkardılar ya da mecburiyetten öyle davranmış oldular... Onlara Garipçiler dendi. İkinci Yeniciler çıkınca da Garipçilere Birinci Yeni de dediler. Aynı sosyal koşullarda yaşayıp da toplumsal ve siyasal konulara fazla duyarlı olanlara da Toplumcu Gerçekçi denildi. Toplumcu gerçekçiler özellikle 1951 Tevkifatında çok ağır bedeller ödediler. Her türlü işkence, mahpus ve sürgünlerle faşizmin en ağır baskısını gördüler.  Bugün hala şiirimizin kilometre taşları en çok onlardan örülüdür... Burada ben size, toplumsal duyarlılık diğerlerinin umurunda değil miydi veya diğerlerinin gerçekçilikle bir ilgisi yok muydu gibi bir soru sormayacağım ama Birinci Yeni, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekçi, Yeni Bütüncü, daha geriye gidersek Fecri Ati, Beş Hececiler, Yedi Meşaleciler, vs. gibi isimler, yani şiirle o şekilde bağ kurmuş olan şairler neyle anılıyor şimdi? Tabi ki varlıklarını sürdürebilmişlerse o sıfatlarla değil, kendi şiirleriyle anılıyor. Örneğin İkinci Yenicilerin hangisi "şiirde anlam rastlantıdır" ısrarını sürdürerek bugüne gelebilen şair oldu ki? Edip Cansever mi, Turgut Uyar mı, Cemal Süreya mı, Ece Ayhan mı, hangisi? Öte yandan sırf toplumcu olacak diye yazdıklarının arasına "halk, emek, ekmek, işçi, proleter..." gibi kelimeler koyup, dümdüz yazılan metinlerin çoğu bir şey olamadı maalesef... Herkes, demin sözünü ettiğim sıfatlardan arındıkları ve kendi özgün şiirini yazabildikleri için var oldu ve bugüne geldiler. Biz bundan dolayı bazılarını " çok iyi şair" olarak kabul ediyoruz. Bir de geçmişteki akımları dönemlerine ve dünyadaki benzeri durumlardan etkilenmeleriyle de değerlendirmek lazım...

Sorunuzu kendi üzerime alırsam, bu tür şeylerin hiçbirinin bana yapışmasını tercih etmem. Çünkü o sözü edilen her şiir emekçisi şiirimize bir şeyler katmıştır; ben tümünü mirasım ve yeni kuşaklar için emanetim sayar, şiir adına bir şeyler yapma çabasında olmayı tercih ederim. Üstelik bunu şimdi bile, hâlâ ve inatla savunmaya devam ediyorum...
 

- Sanatın “sanat için” mi, yoksa “toplum için” mi olması gerektiği tartışmaları, edebiyatımızda Tanzimat dönemiyle başlar. Sizce sanat sanat için mi, yoksa toplum için mi olmalıdır? Toplum için olan sanatın sanattan ödün verdiğini düşünüyor musunuz? 

- Bu sorunuz da deminki soruyla bağlantılı aslında. Tavukla yumurta meselesi değil tabi... Ama bu soru bana hep yanlış sorulan bir soru olarak görünmüştür. Çünkü sanat hem toplum, hem insan, hem doğa ve hem de sanat içindir. Yaşamda olan her şeyle ilgili olduğu gibi, toplum için sanatın estetik, biçem, poetik vs. gelişimi içindir de. Sanat; hayata, insana ve estetiğe dair her şey için olmalıdır bana göre. Bu kısır döngü sayılacak konudan çıkılmamış oluşu üzücü aslında...
 

- Genel itibariyle şiire hüzünlenince mi yakınlaşırız? Siz şiirlerinizi hangi duygu durumlarında yazıyorsunuz? Faruk Nafız Çamlıbel’in meşhur dizeleri; “Varsın seni ömrünce azabın kolu sarsın. Şair! Sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!” genel şair duygu durumu mudur? 

- Tabi Çamlıbel'in dizeleri başka ve keskin bir bakış açısı. Yine de bu sorunun cevabı her şaire göre değişir diye düşünüyorum. İlham denen şey, çoğu zaman farkında olmadığımız ve tanımlayamadığımız bir duygu birikiminden sonra, adeta bir doğum vakası gibi bir şey oluyor. Demek ki Faruk Nafız'ın dizeleri yanıtlamış oluyor bu soruyu. İnsan mutluyken de yazabilir ama en çok kederliyken yazıyor galiba. Hepimiz en çok hüzünden beslenmiyor muyuz yoksa?

Mesela birileri bana bir yerden söz ederken, "Öyle bir yer ki hocam, şelaleden dökülen sular adeta bulutlar gibi bir görüntü oluşturuyor ve o suyun sesiyle kuş cıvıltıları neredeyse bir doğa senfonisi. Hele o rengârenk çiçekleri, o yeşilin yüzlerce tonunu anlatamam sana. Bir de bütün bu güzellikle insanın sevdiğini hayâli ve o serinlik yok mu? Sen orada olsan ne şiirle yazarsın ama..." gibi şeyler söylerler... Bu türden cennet betimlemelerine cevabım hem tebessümlü hem de keskin ve kısa olur. 'Niye ben salak mıyım ki orada oturup şiir yazayım? Ben oturur orada çok güzel içerim, yemin olsun.' diyerek cevap veririm... 

Bu arada herkesin tercihi ve yeteneği başka olabilir ama ben içerken değil yazmak, kısa bir metin bile okumam. Diğer yandan "Rakı içişin şairliğinden iyidir" denilse, itiraz bile etmem!.. 

(Burada gülüşüyoruz.)
 

- Peki hocam bestelenen şiirleriniz olduğunu biliyoruz! Onur Akın, Ferhat Tunç, Efkan Şeşen gibi değerli sanatçılar şiirlerinizi besteleyip seslendirdiler. Biraz onlardan bahsedebilir misiniz? 

- Evet, bu saydığınız isimlere Edip Akbayram, İlkay Akkaya, Suavi, Yasemin Göksu, Hüseyin Turan, Mehmet Gümüş ve birçok ismi daha ilave edebiliriz. Sanıyorum bestelenmiş şiirlerim 200'den fazla. Doğal olarak 60'a yakın besteci ve yorumcuyla yolum kesişmiş oluyor bu durumda. Bu konuda en azından manevi olarak mutluyum. Yani bir tv'de, bir radyoda veya bir umumi mahalde kendi şiirinizden oluşmuş bir şarkıyı duyduğumda hoşuma gidiyor...

Ama diğer bir konu daha var. Bir yerden sonra bu iş üstüme yapıştı sanki. Yakın ve uzak çevremde yaptığı veya yapacağı besteye söz yazamayan arkadaşlar, “Marko Paşa” diye bana geliyor artık. Bazı şeyler de bir yerden sonra mukadderatmış gibi oluyor. Böyle olması iyi mi kötü mü, inanın ben de artık bilmiyorum.
 

- “Ayrılık Makamı” isimli bir albüm de çıkardınız! Onur Akın, Yavuz Bingöl, İlkay Akkaya, Yasemin Göksu, Mehtap Meral, Efkan Şeşen, Özge Öz gibi sanatçılarla birlikte çalıştınız. Bu tarz çalışmalar yakın bir gelecekte tekrar olacak mı? 

- Bilemem ama olmasını isterim tabi. O albümden sonra bir ortak projeye bir tek şiirimle katılmış oldum o kadar. Aslında böyle bir teklif bana ta 1996'da da geldi. Ama o dönem bu işler lümpence yapılıyor, alt kültür insanları okşanıyor ve gariban insanların duygularını sömürmek için yapılıyordu. 60'lı 70'li yıllardaki Arabeskin şiir versiyonuydu adeta. O zaman reddettim. İyi ki etmişim...

Fakat diğer yandan, ölümlü varlıklarız. Niye kayıtlarda seslerimiz de olmasın ki? Bugün şiirini çok sevdiğim ve geçmişte yaşamış bir çok şairin şiir okumasını merak ederim mesela...

Yani bugün, yeni bir teklif gelmesi durumunda mutlaka değerlendiririm...
 

- Peki hocam, yeni şiir kitabı çıkarmayı düşünüyor musunuz? Çok klasik olacak belki, ama şiirin ülkemizde eskisi kadar ilgi görmediğini siz de düşünüyor musunuz? 

- Bu soruya klasik dediğiniz kısımdan başlayayım. Şiire her zamandan fazla ihtiyaç var belki fakat ilgi yok, çünkü herkes şair artık. Olsun, benim için şair olmalarında bir sakınca yok ama hiçbir şairi okumadıkları, birbirlerini dahi okumadıkları ve hatta hiçbir şey okumadıkları gibi bir gerçeklik var orta yerde. Bu gerçekten sorun değilse, nedir?..

Aziz Nesin'in "Türkiye'de her 3 kişiden 5'i şairdir" esprisinin üzerimden 40 küsur yıl geçmiş. Oscar Wild da 100 küsur yıl önce, "Önceden şairler yazardı okurlar okudu. Şimdi okurlar yazıyor ama kimse okumuyor." demiş. Şimdi konuştuğumuz şeye bakın, bugün her şey çok daha vahim değil mi?..

Sorunuzun üst kısmına gelirsek, yani yeni kitap konusuna. Yeni olacak ama toplu şiirler şeklinde 3 cilt olacak. Niye 3 cilt derseniz, bir kere 650 sayfa şiir kitabı olmaz. Olursa satışı çok zor olur. Dahası satılsa bile pek kimse okumaz, sadece kitaplığa koyulur diye tahmin ediyorum... 3 cilt oluşunun bir de kolay bir nedeni var benim açımdan. Bu 3 cilt şiir kitabı benim 8 kitabım ve 2 şiir dosyamdan oluşacak. Bir diğer kolay yanı da 3 ayrı kategoride olması. Birinci cilt, aşk, sevda, ayrılık gibi şiirlerden oluşuyor. İkinci cilt, toplumsal, siyasal içerikli şiirler ve üçüncüsü de yine bu iki içeriği de içinde barındıran ölçülü-hece şiirlerinden, bir başka deyişle şarkı-türkü formundaki şiirlerden oluşacak. İlk ikisi şu anda bir yayın evinde ve basım aşamasında. 3'üncüsünü de hemen bu ilk ikisinden sonra yayınlayacağız...

Daha sonra seçme şiirler gibi bir kitap daha düşünülüyorsa da, ona duruma göre bakacağız. Fakat kabaca benim şiir serüvenim bu yayınlarla tamamlanmış olacak.
 

- Herhangi bir küskünlüğünüz, kırgınlığınız, kızgınlığınız var mı? 

- Var ve belki de çoktur. Ama bunu dile getirmenin hem kimseye faydası olmaz ve hem de etik olmaz sanırım. Ayrıca kimin yoktur ki?. 

- Özel bir soru ile devam edeyim, rakıyı soda ile içmeyi sevdiğinizi biliyoruz! Bu tarz başka sevdalarınız veya prensipleriniz var mı hayatınızda? Vazgeçemediğiniz! 

- Bu çok zor bir soru. Tabi zor olan rakı ve soda tercihim değil elbette. O şekil içmeye öyle alıştım, öyle devam ediyorum... 

Dostluklarımda vefalıyımdır. Egosu şişik insanlardan rahatsız olurum. Hiç yere yalan söyleyen ve karakterinde kıskançlık taşıyan insanlardan tiksindiğim gibi uzak da dururum. Ben de yalan söylerim ama bir felaketi önleyeceksem eğer... 

(Yine gülüşüyoruz.)

- Şiir haricinde bir çalışmanız olacak mı? Roman yazmayı düşünüyor musunuz mesela? 

- Yukarıda, şiir serüvenimi tamamladıktan sonraki cümlelerim bu konu olacaktı aslında. Evet hazır olan 2 adet roman çalışman var elimde. Hayata dair şimdiye kadar yazdıklarımla 1 veya 2 deneme kitabını da rahat toparlayabilirim sanırım. Bunun yanında film ve çok sayıda kısa film senaryolarım da var ama o konuyu kısa sürede gündeme alabileceğimi sanmıyorum. Yani yazma serüveni öyle veya böyle devam edecek gibi görünüyor...

- Edebi Meclis olarak çok teşekkür ederiz hocam…

- Ben de teşekkür eder, başarılar dilerim. Arkadaşlara da sevgi ve selamlar...

 

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ